Günlük yaşam temposunun giderek hızlanması, birçok kişinin “günün yetmediği” hissini daha sık dile getirmesine neden oluyor. İş, okul ve sosyal yaşam arasında sıkışan bireyler, zamanın eskisine kıyasla çok daha hızlı aktığını ifade ediyor. Yapılacaklar listesinin hiç azalmaması, günün sonunda tamamlanamayan işlerle baş başa kalınmasına yol açıyor.
Uzmanlara göre bu durum yalnızca artan sorumluluklarla açıklanmıyor. Gün içinde sürekli bölünen dikkat, ekran başında geçirilen uzun saatler ve aynı anda birçok işle ilgilenme zorunluluğu, zaman algısının değişmesine neden oluyor. Özellikle dijital cihazlardan gelen bildirimler, fark edilmeden günün büyük bir bölümünü tüketebiliyor.
Psikologlar, zamanla yarışma hissinin bireyler üzerinde baskı yarattığını belirtiyor. Sürekli bir yere yetişme, bir şeyi kaçırma ya da geride kalma endişesi, stres ve zihinsel yorgunluğu artırıyor. Bu durum, kısa vadede yorgunluk hissi yaratırken uzun vadede motivasyon kaybına ve tükenmişlik duygusuna zemin hazırlayabiliyor.

Sosyologlara göre hızlanan yaşam temposu, yalnızca bireysel değil toplumsal bir mesele olarak da ele alınmalı. Kent yaşamının dayattığı hız, üretken olma beklentisi ve sürekli meşgul olma hâli, dinlenmenin ve boş zamanın değerini giderek azaltıyor. Boş zamanın “verimsizlik” olarak algılanması, bireylerin kendilerine ayırdıkları zamanı suçluluk duygusuyla geçirmelerine neden olabiliyor.
Uzmanlar, zamanın tamamen kontrol altına alınmasının mümkün olmadığını ancak onunla kurulan ilişkinin yeniden düzenlenebileceğini vurguluyor. Günlük rutinlerin sadeleştirilmesi, dijital molalar verilmesi ve dinlenmeye bilinçli şekilde alan açılması, zaman algısının daha dengeli hâle gelmesine katkı sağlayabiliyor. Günlerin neden yetmediğini sorgulamak, aynı zamanda yaşam temposunu yeniden düşünmek için bir fırsat olarak görülüyor.

Yorum bırakın