2000’li yılların ortalarında, sosyal medyada içerik üretmek kabul gören bir iş olmaya başlamasıyla içerik üreticilerinin sayısında ciddi bir artış gözlemleniyor. Gün içerisinde sosyal medyada profesyonel ya da değil yüzlerce içerik üreticisine rastlamak fazlasıyla mümkün. Peki herkes içerik üretmek zorunda mı?

Birçok kişi, özellikle gençlerde bu paylaşım çılgınlığı son hız devam ediyor. İnsanlar yedikleri yemekleri, içecekleri kahveleri, gidecekleri mekanları paylaşmaya mecburmuş hissine kapılıyorlar. Çünkü insanlarüretmediği zaman kendini yetersiz hissediyor. Paylaşmamak, içerik oluşturmamak ya da dijital alanda “bir şey ortaya koymamak”, modern çağda görünmezlik kaygısını beraberinde getiriyor.
Peki bu görünürlük baskısı nereden geliyor?
Sosyal medya, görünür olmayı bir tercih olmaktan çıkarıp neredeyse bir zorunluluğa dönüştürüyor. Paylaşmak yalnızca kendini ifade etme aracı değil; algoritmaların ödüllendirdiği, sessizliğin ise cezalandırıldığı bir sistemin parçası hâline geliyor. Bu da içerik üretimini keyiften çok bir performansa dönüştürüyor.
Bugün insanlar ana odaklanmayı unutmuş hale geldiler. Bir konser, bir kahve molası ya da basit bir yürüyüş… Yaşanan anın kendisinden çok, onun nasıl görüneceği düşünülüyor. Paylaşılmayan anlar eksik, belgelenmeyen deneyimler yetersiz hissediliyor. Böylece dijital dünyada var olmak, gerçek hayatta var olmanın önüne geçebiliyor.
Peki her şey bu kadar olumsuz mu? Öte yandan içerik üretimi herkes için olumsuz bir deneyim değil. Üreten, paylaşan ve bundan keyif alan insanlar için sosyal medya hâlâ güçlü bir ifade alanı. Sorun, üretmenin bir seçenek olmaktan çıkıp bir ölçüt hâline gelmesiyle başlıyor.
Sonuç olarak sosyal medyada paylaşım, mutluluğun kaynağından çok onun görünürlüğüyle anlam kazanıyor.

Yorum bırakın