Sosyal medya, bireylere seslerini duyurabilecekleri bir alan sunarken, aynı zamanda toplu yargıların ve hızlı tepkilerin merkezi hâline geldi. Bir paylaşım, bir cümle ya da kısa bir video; dakikalar içinde binlerce kişinin hedefi hâline gelebiliyor. Bu durum, son yıllarda sıkça tartışılan “linç kültürü”nü dijital hayatın kalıcı bir parçası hâline getirdi.
Linç kültürü, genellikle adalet arayışı iddiasıyla ortaya çıksa da çoğu zaman sınırlarını hızla kaybediyor. Sosyal medyada bir kişi ya da olay hedef alındığında, bağlamdan kopuk yorumlar, hakaretler ve dışlayıcı söylemler çığ gibi büyüyor. Yargılama süreci hukuki ya da etik bir zemine dayanmadan, kalabalığın duygusal tepkileriyle şekilleniyor.
Dijital linç, çoğu zaman adalet arayışından çok kolektif bir öfke boşalmasına dönüşüyor.
Bu durumun yaygınlaşmasında algoritmaların da payı büyük. Tepki çeken içerikler daha fazla görünürlük kazanırken, öfke ve sert eleştiriler etkileşimle ödüllendiriliyor. Böylece kullanıcılar farkında olmadan linç kültürünün bir parçası hâline geliyor. “Sessiz kalmamak” ile “toplu infaz” arasındaki çizgi ise giderek belirsizleşiyor.

Uzmanlara göre linç kültürü, yalnızca hedef alınan kişileri değil, izleyicileri de etkiliyor. Sürekli yargılayan ve cezalandıran bir dijital ortam, empatiyi zayıflatıyor ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor. Sosyal medyada adalet arayışı, çoğu zaman öfkenin kontrolsüz dışavurumuna dönüşebiliyor.
Özetle, linç kültürü dijital çağın en tartışmalı meselelerinden biri olmaya devam ediyor. Adalet talebi ile toplu öfke arasındaki farkın kaybolduğu bu ortamda, kullanıcıların daha bilinçli ve sorumlu davranması her zamankinden daha önemli hâle geliyor.
Peki dijital çağda adalet gerçekten sosyal medyada mı aranmalı, yoksa linç kültürü bizi adaletten her geçen gün biraz daha mı uzaklaştırıyor?

Yorum bırakın