
Günümüzde medya, yalnızca yaşananları aktaran bir araç olmaktan çıkıp duyguların da dolaşıma sokulduğu bir alana dönüşmüş durumda. Özellikle travmatik olaylar — cinayetler, afetler, kazalar, bireysel acılar — çoğu zaman haber değeriyle değil, yarattığı etkiyle ölçülüyor. Bu noktada “bilgilendirme” ile “gösterme” arasındaki çizgi giderek silikleşiyor.
Televizyon ekranlarında tekrar tekrar dönen görüntüler, sosyal medyada hızla yayılan videolar ve başlık dili; yaşanan acıyı anlamaktan çok tüketilebilir bir içerik hâline getiriyor. Travma, bir toplumsal sorun olarak ele alınmak yerine çoğu zaman dramatize edilerek sunuluyor. Acının kendisi değil, yarattığı duygusal yoğunluk ön plana çıkıyor.
Bu temsil biçimi, izleyiciyle olay arasındaki mesafeyi de değiştiriyor. Sürekli maruz kalınan şiddet ve travma içerikleri bir süre sonra sıradanlaşıyor; empati yerini duyarsızlığa bırakabiliyor. Medya, farkındalık yaratma iddiasıyla yola çıksa bile, tekrar ve hız baskısı içinde bu amacın tersine düşebiliyor.
Öte yandan reyting ve etkileşim odaklı medya düzeni, bu içeriklerin neden bu kadar görünür olduğunu da açıklıyor. Duygusal tepki uyandıran haberler daha fazla tıklanıyor, daha çok paylaşılıyor ve daha uzun süre gündemde kalıyor. Böylece travma, etik sınırların ötesinde bir performans nesnesi hâline geliyor.
Sonuç olarak, travmanın medyada temsil edilme biçimi yalnızca habercilikle ilgili bir mesele değil; aynı zamanda etik, toplumsal ve duygusal bir sorumluluk alanı. Acının görünür kılınması ile araçsallaştırılması arasındaki fark, medyanın neyi merkezine aldığıyla belirleniyor. Bilgi üretme iddiasının, reyting ve etkileşim baskısına yenik düştüğü noktada ise travma, anlaşılmaktan çok tüketilen bir içerik hâline geliyor.

Yorum bırakın